Konuşkan ve Hüzünlü

 

BERLİN
Konuşkan ve Hüzünlü
Binbir heves gittiğiniz Berlin, hemen sizinle konuşmaya başlamaz. Berlin, onun dinamikleri ile yaşamaya başladığınızda içinize nüfuz eden bir şehirdir çünkü... Berlin her buluşmada yarasının bir kabuğunu daha kaldırıp gösterir. Şimdiki zamanı tüm hızı, eğlencesi ve trendleri ile yakalamış haline aldanmazsanız, ruhundaki yaraları ve bakışlarındaki hüznü zamanla fark edersiniz. Belki de insanın kendini bu 'zamansız' şehirde defalarca bulmasının sebebi, onun bu hüznünü paylaşmak içindir.
Oldukça soğuk bir ocak ayında, beni iki gece misafir eden Berlin'e bir mayıs günü tekrar gitme planını yapana kadar aradan seneler geçmişti. Soğuğa rağmen sokaklarında yürümekten, girdiğim kafelerde içi marmelat ya da çikolata dolgulu 'Berliner'lere eşlik eden kıvamı yerinde kahveler içmekten epey mest olmuş olmalıyım ki haritada görülmeyi bekleyen onlarca başka şehir dururken, kendimi bir Berlin planı daha yaparken buldum.



Berlin'deki ilk gün, 'Friedrichstrasse' gibi tanıdık caddelerinde dolaşarak, daha önceki gidişimde hem kafe önlerinde oturmanın mümkün olmadığı kış soğuğundan ve belki de o zamanlar bu denli 'trend' olmayışı sebebiyle es geçtiğim 'Mitte' semti civarındaki kafeler ve tasarım butiklerinde zaman geçirerek başladı. Zaman zaman bir hayli turistik bulsam da hemen hemen tüm şehir rehberlerinde geçen bazı 'must see' atraksiyonlarını da kendisiyle geçireceğim günlere ekleyerek, şehre daha bir nüfuz ettiğim bir Berlin deneyimi şeklinde devam etti. Mayıs ayının 16'sıydı ve Tiergarten'da, parklara şehrin ortasında bu denli büyük bir alan bırakılmış olmasını hem kıskanıyor hem de ayakkabılarımı elime alıp doğayı kucaklamanın tadını çıkarıyor, frizbi oynayanlara katılıyor ve çok eğleniyordum. Bunun öncesinde Tiergarten'ın hemen yakınında bulunan Berlin'in ünlü simgelerinden Brandenburg Kapısı'nı bir de bahar gözüyle görmüş oldum (turistik atraksiyon 1). Hatta hızımı alamayıp, şehrin önemli sembollerinden Zafer Anıtı'nın dik merdivenlerine, Berlin'in modernizm ve yeşilin bir arada iyi planlanmış kent silüetini tepeden görmek için bir solukta tırmandım. Ancak belirtmeliyim ki hiçbir Berlinli'yi bu dik merdivenlerde soluk soluğa görmediğim için bu da turistik atraksiyonların içinde kendine yer buldu.

İkinci günüm pazar gününe denk geliyordu. Bu da günlerden Mauer Park'ta kurulan bit pazarı günü demekti. Avrupa'da oldukça yaygın olan bit pazarlarına gitmek için evinde üzerinde hikayesi olan 'bir şeyler' bulundurmak üzere, iyi parçaları yakalayabilmek amacıyla sabahın erken saatlerinde yollara düşen bit pazarı meraklılarından biri olmak gerekmiyor. Bilakis gözlem yapmak; envai çeşit obje, kıyafet ve aksesuar ya da akla hayale gelmeyen bir takım detaylara karşı insanoğlunun ilişkisini gözlemlemek için bile gidilebilecek yegane yerler bit pazarları. Birkaç saat geçirmenin hiçbir yan etkisi olmaz; hatta bünyede bazı olumlu etkiler bile bırakabilir. Alınan ıvır zıvır da olsa artık oradan alınmış bir hikaye, evinizin ya da dolabınızın baş köşesine gelir kurulur ve evinizin diğer eşyalarıyla çene çalmaya başlar.



Mauer Park’ından çıkışta bir kahve molası ve istikamet Avrupa'nın ilk hayvanat bahçesi olan Berlin Hayvanat Bahçesi. Girişte ödenen 13 Euro sonrası hayalkırıklığı anları. Fillerin arkasında şehrin silütinde yer alan ve fillerle aynı kadraja sığabilen 'Bayer' markasının binası... Ayrıca kaplan, aslan gibi özgürlüğüne en fazla düşkün hayvanların yaşam alanlarının kısıtlı olması, burayı gözümde değeri düşen ve zaman ayırmış olmaktan pek de keyif almadığım bir anı olarak hatırlamama sebep oldu.

Hayvanat Bahçesi'nden çıktığımda keyfimi yerine getirecek bir şeyler olmalıydı. Berlin'in Uzakdoğu ağırlıklı restoranlara sahip, çok uluslu mutfağı neyse ki bunu başardı. Vietnam ve Tayland mutfağının Berlinliler’in favori lezzetleri olduğunu anlamak zor değil. Şehrin Vietnamlısı 'Monsieur Vuong'; rahat ortamı ve kapıda sırasını bekleyen Berlinliler’i ile doğru adres. Avrupa'nın ortasında, Asya'nın otantik lezzetleri... Bir zamanlar sınırlar şehirlerin ortasından geçip, şehirleri bile bölerken, şimdi adeta dünyada sınırlar kalktı. En azından mutfak anlamında...

Berlin Avrupa'nın pek çok şehri gibi müzeler şehri. Hatta bu anlamda pek çok Avrupa şehrinden daha fazlasını müze meraklılarına sunuyor. 'Museum Island' adındaki bölgede ünlü Bergama Müzesi'ni, Mısır Medeniyeti Müzesi'ni ve diğer müzeleri hakkıyla gezmek, Museum Island'ın hemen yanındaki heybetli Berlin Katedrali'ni görmek için en az bir günü bu civara ayırmak gerekiyor. Dönemin ayrımcılığını, insanlık ayıbını belgeler ve çeşitli sanatçıların bakış açıları ile anlatan, farklı bölümlere ayrılmış olan ve mimari yönden de bir o kadar ilgi çekici Yahudi Müzesi'ne zaman ayırmaktan kesinlikle pişman olmayacaksınız. Yahudi Soykırımı'nı ve dönemin her ne kadar iç karartıcı olsa da insanı okumaktan ve incelemekten alıkoymayan atmosferini yaşatan bu müzede, saatler geçirebilirsiniz. Katledilen Avrupa Yahudileri'nin anısına yapılmış olan Holokost Anıtı ise labirent gibi tasarlanmış. Konum itibariyle şehrin ortasında yer alsa da uzunlu kısalı duvarlar arasında yürürken taşların soğukluğu dönemi hissettirmeye yetiyor. Yahudi Müzesi'nin etkisi kadar güçlü bir etki bırakmamakla birlikte, yine de görülmeye değer.

Berlin'e ilk gittiğimde de kaçınılmaz olarak karşıma çıkan, Soğuk Savaş Dönemi'nde Doğu ve Batı Berlin'i ayırarak, o dönemde kontrol noktası olan ve hala sembolik olarak bir askerin ve kontrol kulübesinin bulunduğu Checkpoint Charlie'den tekrar geçerken, etrafındaki yazılara ve fotoğraflara daha dikkatli baktım. Berlin, tüm hareketliliğine rağmen, yüzünüzü ne tarafa dönerseniz daima hikayesi ve hüznü olan bir şehir. Onun konuşmaya istekli halini hissettiğim an ise son gün, Spree Nehri kenarında yer alan Eastside Gallery'de yaptığım yürüyüş sırasında oldu. Zamanın acılarını ve yaşananları dünyanın çeşitli yerlerinden sanatçıların yaklaşık 1,5 kilometre uzunluğundaki duvara resmettikleri bu açık hava galerisi, insanlığın yakın tarihteki dramlarını, hikayelerini, acılarını hatırlamak için Berlin'e veda etmeden önce ziyareti hak eden anlamlı bir son durak. Mühlenstrasse boyunca uzanan duvardaki resimleri ve üzerlerine zaman içinde çizilmiş olan graffitileri Berlin hafızama kaydettim; dayanamayarak aldığım ve İstanbul'da birkaç gün boyunca kahvaltıma eşlik etmesini istediğim Alman ekmeklerinden bavuluma attım; sabah yağmurlu olsa da havaalanına gittiğim öğleden sonra saatlerinde neşeli bir güneşin çıktığı Berlin'le vedalaşırken, ''Acaba seninle üçüncü defa görüşecek miyiz?'' diye sorarak, uçağa bindim.