Sabun Kokulu Sokaklarıyla Marsilya

 

Sabun Kokulu Sokaklarıyla
MARSİLYA
Rüzgarlı bir günde uçak bir sola bir sağa hamleler yaptıktan sonra pisti buluyor. Bu iniş herkesi rahatlattıktan sonra sıra pasaport kontrolündeki Fransız görevlinin klasik sorularında. Hangi otelde kalacağımın cevabı; limandaki güzel konumu ile karar vermemi kolaylaştıran 'Radisson Blu'. Havaalanı şehir hakkında fazla bilgi vermiyor sanki. Fransız hava civasından uzak, sıradan bir havaalanı.
Şehre giden otobüsün indirdiği noktadan metroya biniyorum, sadece birkaç durak gittikten sonra otelin hemen yakınında bulunan metro istasyonunun yürüyen merdivenlerinden çıktıkça şehirle göz göze geliyorum. Metronun deliği şehrin tam kalbine açılıyor. Güneş gözlerimi kamaştırıyor. İlk olarak martıları, sonra tekneleri ardından liman boyunca sıralı binaları, kocaman dönme dolabı ve meydanda üzeri kapalı bir alanın tavanına yerleştirilmiş dev aynada bavulumla şehri keşfe gelen yabancıyı görüyorum.



Otel şehrin yat limanı olan Vieux Port'ta. Bavulumu çekiştirerek lobiye giriyorum, hala Fransızca konuştuğu rahatlıkla düşünülebilecek aksanlı İngilizcesiyle resepsiyon görevlisi odamı liman manzaralı odaya 'upgrade' edebileceğini söylüyor. Güzel başlangıç. Odada zaman geçirmeden şehirle randevuma geç kalmamak için otelden hızlıca ayrılıyorum.

Marsilya göç alan ve çok kimlikli bir şehir olduğundan liman boyunca Hint, Uzakdoğu, Fas mutfağı sunan restoranlar, kafeler sıralanıyor. Ancak ah bu Fransızlar.. Akşam yemeği için erken öğle yemeği için çok geç bir saat olduğundan açık olan restoran az. Kendimi ilk öğünümde bir İtalyan restoranında buluyorum, Marsilya'nın meşhur lezzeti 'Bouillabaisse'i tatmak yarın akşama kalıyor.

Sokaklar cuma akşamına göre rüzgarlı günün etkisiyle pek kalabalık değil, nispeten hareketli olan ana caddelerde şehirle birbirimize alışmaya çalışıyoruz bu ilk randevumuzda. İlk gün için biraz donuk buluyorum onu. Ama sanki yarın rüzgar dinerse ve bulutlar giderse liman şehrinin sunduğu tüm o özgür ve aynı zamanda dingin ruhunu göstermeye başlayabilir diye düşünüyorum. Bir şişe şarap ve bir parça rokfor peyniri bu akşam ısınmam için bir başlangıç oluyor.

Sabah odanın perdesini merakla aralıyorum, 'rüzgar dindi mi, güneş var mı' gibi cevabı beklentili sorularım var. Her şey hem deyimsel, hem gerçek anlamda 'süt liman' görünüyor. Sabahın ilk mutlu anları kahvaltı salonundaki unutulmaz ekmekler. İyi bir kahvaltı sonrası yürümeye hazırım. Otelden sola dönüp Marsilya mavisi eşliğinde La Pharo'ya kadar yürüyorum. Burası manzaradan etkilenmek için durulması gereken noktalardan biri.
La Corniche (sahil yolu) boyunca yürürken arada Marsilya'lıların herhangi bir gününde gibi hissedebilmek için ara sokaklara dalıp, evlerin kapılarına, pencerelerine bakıyorum. Peşine düştüğüm bir butik otelin terasında kahve içerek manzaranın ve Marsilya mavisinin tadını çıkarmak için sabırsızlanarak.

Le Petit Nice, elegan tavırlı, tam bir Fransız snob'luğunda ancak aynı zamanda samimi bir otel. Terasında kahve içmek ortalama bir öğle yemeği parası olsa da, bu yürüyüş sonunda hak ettiğimi düşünüyorum. Marsilyalı zarif kadınlar ve adamlardan oluşan bir grup yan masada şampanya içiyorlar. Manzaranın hakkını yeterince verdiğimi düşünüyorum ve sabun kokulu sokaklara karışmak için tekrar merkeze dönüyorum.



Şehrin gerçek ruhunu yansıtan Panier semtine çıkan merdivenlerdeki küçük sabuncu dükkanında epey zaman geçiriyorum. Dükkan sahibiyle biraz sohbet, meşhur Marseille sabunlarının kayısılı, zeytinyağlı, lavantalı onlarca çeşidi içinde kaybolmak ve el yapımı kremlerden hangisinin daha güzel koktuğuna karar vermeye çalışırken geçen dakikaları sayamamak, en sonunda birkaç sabun ve daha çok tatlı dükkan sahibinin imgesi ile oradan ayrılmak...

Sokak duvarlarında enteresan resimler ve graffitilere bakarak Panier'in tadını çıkarıyorum bir cumartesi öğle sonrasında. Küçük bir meydanda İngilizce'nin yetmediği bir Fransız kafesinde kahve molası veriyorum. Çevrede az insan olunca duvarların, ara sokakların seslerini duymak daha kolay oluyor. Şehrin bohem yüzü burası ve sokaklarındaki yaşanmışlık hemen hissediliyor. Şehir, dün akşamki 'cool' halinden farklı bir yönünü Panier'de gösteriyor. Sokak aralarındaki enteresan butiklerden, minik dükkanlardan başını kaldırdığında binaların hikayeleri konuşmak için fırsat kolluyorlar gibi yabancılarla göz göze gelmeye çalışıyorlar.
Öğleden sonranın esirik saatlerini Panier'le flört ederek geçirdikten sonra, şehrin diğer bohemi olan 'Cours Julien'e geçiyorum. Sokak aralarında güzel takılar, sokağın ruhuna uygun tasarımlar satan dükkanlar var. Kendime ufak bir Marsilya hediyesi paketletiyorum. Meydanda kurulan tezgahlarda da almaya değer bir şeyler var ama oturup bir kadeh şarap eşliğinde akşamın şehre inişini izlemek o an daha keyifli geliyor.

Cours Julien'le vedalaşıp, Canebiere boyunca akşamın hareketli kalabalığıyla ve dükkanlara bakarak limanda bulunan ve 'Bouillabaise'nin en iyi adreslerinden 'Miramar'a doğru akşam yemeği için yürüyorum. Restorana girer girmez ilk ilgimi çeken çok fazla garson ve ilgi olduğu. Yemeği büyük bir özenle ve adeta övgüler sunarak getiriyorlar. Bu meşhur yemeğe başlarken ilk önce kızarmış ekmeklere taze sarımsağı sürterek aromasını verdikten sonra balık çorbasının içine atmak gerekiyor. Hayatımın yemeği olmasa da tatmin edici. Yemeğin yanına eşlik eden yoğun Fransız şarabı ile farklı bir aroma yaratıyorlar damağımda.

Pazar sabahı lezzetli Fransız ekmeklerine bir defa daha doyuyorum. Şehirle ilk göz göze geldiğim Vieux Port'ta balık tezgahları kurulmuş. Martılar tezgahları gözlerine kestirerek liman çevresinde uçuşuyorlar. Marsilya'da tipik bir pazar günü. Tekneler, martılar, mutlulukla gezen insanlar, sokak müzisyenleri, dönme dolaba binmek için bekleyenler... İlk gün göz göze geldiğimiz yerden şehrin yer altına inen merdivenlerinden inerken önce teknelerin direkleri en son da martılar gözden kayboluyor. Rüzgarla başlayan Marsilya, aklıma doyumsuz maviliğini bırakıyor.