Hint Büyüsü

 

HİNT BÜYÜSÜ
Hindistan... Tozlu yolları, o karmaşada kendine has bir dengesi olan trafiği ve insan selini ardında bırakıp kapısından içeri girince Hintli otel çalışanları da olmasa, adeta başka bir yere ışınlandığını düşündürten, onca sefaletin içinde kendini bile şaşırtır derecede ihtişamlı, lüks, modern yüzlerce otele sahip, binlerce rengin zihnime dolması için adını duymanın yeterli olduğu Tanrıçalar Ülkesi.
Havaalanının soğutulmuş ortamından çıktığımda, Delhi, nemli, sıcak ve havaya asılı kalmış köri kokusuyla beni karşılıyor. Otele giderken arabanın camından gördüklerim sıradan bir Delhi gününde karşılaşılabilecek türden. Tuk tuk'lar, meşhur 'Tata' marka otobüsler, eski model taksiler, trafik ışığında beklerken kucağına yada sırtına bağladığı çocuğuyla arabanın camına yanaşarak para isteyen kadınlar, yoldan bu hengamede ezilmeden geçmeyi başarabilen insanlar, yolun ortasında tembel tembel duran inekler, herkes, her şey yollarda. Ben de dahil.

Delhi'nin 'yeni' bölgesinde bulunan, dünya çapında iyi bir zincir otelin geniş, ferah ve modern lobisinde sıcak havlu ve Hindistan'ın meşhur Darjeeling çayı ikramı uzun ve yorucu bir uçuş sonrası Delhi için güzel bir başlangıç. Uçuş yorgunluğunu atmak ve saat farkına uyum sağlamak için ilk günüm rahatlama odaklı. Otelin spa'sında kendime ayurvedik bir masaj ayarlamakta hiç zaman kaybetmiyorum. Ne de olsa Hindistan'dayım.



Sabah kahvaltı salonundaki naan (pide kıvamında tipik Hint ekmeği), paratha (gözleme) ve chapati'lerin (yufkadan daha kalın, bir çeşit gözleme) taze kokusuyla 'Hindistan'ın havasına giriyorum. İçlerine doldurup yiyeceğim baharatlı mercimekli, patatesli karışımları tabağıma doldurup, bir bardak taze mango suyu ile masaya kuruluyorum. Hindistan'ı zevk-i sefa ile özdeşleştirmeyerek yanılmışım.

Hint mutfağının büyüsünde başlayan bir gün muhakkak çok güzel geçecek. Otel kapısının önünde bekleyen taksilerden birine biniyorum. Kafası sarıklı, 'Sikh' adı verilen kast sistemine göre 'ayrıcalıklı' gruba mensup şoförle sohbet etmeye başlıyorum. India Gate (Hint Kapısı) otelin çok yakınında, yaklaşınca arabadan inip fotoğraf çekiyorum. Bu fotoğraf karesine binlerce Hintli'den ziyade boş ve geniş bir yol sığıyor. Hint Kapısı, 1. Dünya Savaşı'nda ölen 70.000 Hint askerinin anısına için yapılmış bir anıt ve şehrin sembollerinden. Burada taksi şoföründen ayrılıp, Hindistan denilince akla gelen ilk ulaşım aracı olan 'rikşa' ile Eski Delhi'ye devam etmek istiyorum. Yolun kenarında müşterisini bekleyen rikşa'cıya gideceğim yeri söylüyorum. Geçtiğimiz yollar dün havaalanından otele geldiğimiz yollar gibi kalabalık ve kaotik olmaya başlıyor.

İnce bacaklı, kara kuru Hintli, beni bisikletin arkasına eklenen sepet-koltukta bir boydan bir boya taşıyor. Biraz yokuş yukarı çıkacağımız zaman inmek ve onu zorlamamak istiyorum. Ancak onun alışık olduğu her halinden belli. Yol boyu yanımızdan geçen 'rikşa'lara doluşmuş birkaç kişilik aileleri görünce en azından ben bir kişiyim diye içim biraz rahatlıyor. Eski Delhi'de iniyorum. Burası Yeni Delhi diye anılan bölgeye göre çok daha fazla Hint Masalı kokuyor. Bunu Kırmızı Kale ile ilk karşılaşma anımda anlıyorum. Kırmızı kum taşından yapılmış kale aynı zamanda saray olarak ta kullanılmış. Mihracelerin, Hint prenseslerin taşındığı rengarenk, süslü tahtların, tutkulu Hint prenslerinin hayalini kurmaya başlayabilirim artık. Kızıl kale, Chatta Chowk adı verilen bir kapalı çarşıya açılıyor. Burada aklımdaki Hint masalını yaşatacak kumaşlar, değerli taşlar, baharat kokuları ve renklerin arasında kayboluyorum. Maskeler, Hint lambaları, el yapımı bez kuklalar, işlemeli aynalar ve kutular... Hepsi o kadar albenili ki, burada saatler geçirebilirim ancak ismiyle daha gelmeden ilgimi çeken bir yer daha var.



Eski Delhi'nin sokaklarından ayrılıp, otelin de bulunduğu bölge olan 'Yeni Delhi'ye, Jantar Mantar Gözlemevi'ni görmeye dönüyorum. Yüzyılların araştırmaları ve gökyüzü hareketlerini yorumlayabilmeleri Hintlileri iyi birer astrolog yapmış. Gökyüzüne meraklı toplumların hep ilgi çekici olduğunu bir kez daha düşünerek gözlemevinden ayrılıyorum. Eğer Hintli değilseniz, Hindistan'da kalabalık içinde fark edilmeme olasılığınız yok. Dolayısıyla rikşa'cılar, tuk tuk sürücüleri gideceğim yere götürmek için fiyat önerileri yaparak etrafımda dolanıyorlar. Bu defa binmek yerine, sokaklarda yürümek ve otele öyle ulaşmak istiyorum. Herhangi bir ağaca aynasını bağlamış, yolun kenarında müşterisini tıraş eden sokak berberleri, kirli bir bezin üzerine birbirinden farklı onlarca takma dişi dizmiş, bu dişlere uygun ağızlara sahip müşterileri bekleyen satıcılar, sanırım dünyada bir tek Hindistan'da araçların arkasında yazılı görebileceğim 'please horn' (lütfen kornaya basın) yazılı binlerce araç, dilenciler, kirli bir su birikintisinde gömleğini yıkayan bir adam ve bu hengameye inat kocaman yemyeşil bir parkın yanından geçiyorum.

Tüm bu görüntüler zihnimde kendilerine yer bulmaya çalışırlarken, adeta aklımı okuyan bir ses duyuyorum. İlk başta gürültü ve kalabalıktan bu sesi fark etmiyorum. Ardından seslendiği kişinin ben olduğumu, hakkımda söylediği çok detay bir bilgiden anlıyorum. Aklımı bir süredir kurcalayan bir şeyden bahsediyor, sanki kafamın üzerinde bir baloncukla dolaşıyorum ve o da bunu okuyor. Şaşkın, inanmaz gözlerle arkamı dönüyorum, ardından bir cümle daha... Kendimi, trafiğin, insanların hemen yanı başımdan geçtiği, Delhi'nin herhangi bir caddesinin, herhangi bir kaldırımının kenarına alelade atılmış kirli, plastik bir sandalyede hayatımı dinlerken buluyorum. İnsanlar, arabalar, korna sesleri yanımdan akarken, zaman benim için duruyor o kaldırımda.



Yoginin söylediklerini tam olarak ne kadar zaman geçtiğini bilmeden pür dikkat dinliyorum. Bir saat ya da biraz daha fazla bir süre sonra oradan ayrılırken havanın kararmaya başladığını fark ediyorum sadece. Aklım karışık, gerçekle rüya arasında bir yerde kalmış gibiyim. Yoginin söyledikleri zihnimde, küçük bir kurşun kalemle bazı bilgileri yazdığı kağıt elimde otelin yolunu tutuyorum. O günden bugüne kadar söyledikleri 'gerçek' olduğuna, 'bir daha Delhi'ye geldiğinde beni bulacaksın' dediğine ve bu yazı kendini yazdırdığına göre sanırım 'üç vakte kadar' bana yine Hindistan yolları gözüküyor.