Tanzanya'da Hakuna Matata

 

Tanzanya'da Hakuna Matata!
Afrika'ya bir kez ayak bastıktan sonra ''Afrika hep geri çağırır'' sözü doğruymuş. Birkaç sene önce Johannesburg ve Darüsselam'da farklı zamanlarda yapmış olduğum birer gece konaklama ile Afrika'ya tam anlamıyla ayak basmış sayılmazdım. Bu kara kıta benim için bilinmezlerle dolu kocaman bir kıtaydı, zaman zaman bünyeme kendini hatırlattıkça keşfedilecek ve kanımda dolaşacak bir şeyler olduğunu hissediyordum. Tanzanya'nın safari alanıSerengeti'de ve uçsuz bucaksız yollar boyunca geçtiğimiz yerleşim yerlerindeki çocukların masum kara bakışlarında aklımı bıraktım.
Bu seyahati yapacağım belli bile değilken, bir arkadaşım kahve falımda gideceğim bir 'yolun' benim için farklı ve iz bırakacak bir seyahat olacağını söylediğinde Tanzanya'dan bahsettiği aklıma bile gelmemişti. öyle de oldu. Seyahat tarihinden 2 hafta önce gelen sürpriz bir davet ile hemen sarıhumma aşımı olmuş, safaride giyebileceğim uygun kıyafetlerimi düşünmeye başlamış, deneyimleyeceklerimin merakı ile günleri saymaya başlamıştım.



Kilimanjaro Havaalanı'na gecenin 3'ünde indikten sonra, Arusha'daki otele yarım saatlik yolumuz vardı. Birkaç saat Arusha'da dinlenip, kahvaltıdan sonra yola çıkacak ve Lake Manyara'da ilk safarimizi yapacaktık. Havaalanından sonraki karanlık yolları bir süre sadece aracın farları aydınlattı. Bir düzgün, bir bozuk yollardan geçerek, Afrika'nın derin siyahlığında uzaktan otelin cılız ışıklarını gördük. Meğer otel sandığım aslında bir 'Şirinler Köyü'ymüş. Huzur dolu bir bahçede yan yana dizili, sazlıktan çatılarıyla onlarca sevimli kulübe. Enfes kokular yayan ağaçlar… Kafamı kaldırdığımda pırıl pırıl yıldızlı bir gökyüzü. Nasıl unutabilirim ki. 2-3 saatlik bir uykunun ardından odanın perdesini açtığımda nefis bir göl manzarası. Ardından ayılmak için Afrika'nın aromatik kahveleri. Yollara düşmek.

öğle saatlerinde Lake Manyara'daki safarimizde rehber-şoförümüzün, sanki kendisi de ilk defa safari deneyimi yaşıyormuşcasına heyecanla ve her defasında benzer cümleleri tekrar etmiyormuş gibi iştahla verdiği bilgileri dinleyerek aracımızla arazide dolanıyorduk. öğle sıcağında birbirlerinin bitlerini ayıklayan ve oradan oraya koşuşturan babunlar dışında ortalıkta pek kimsecik yoktu hayvanlar aleminden. Neredeydi bu meşhur 'Beş Büyük'? 2 saat kadar dolandıktan sonra, doğal parkın içinden çıkmamıza az kalmışken, bir anda önümüze bir fil ailesi çıktı. Kocaman kulakları aracın camına değerek yanımızdan geçerlerken heyecandan ve mutluluktan ölebilirdim. Cüsselerine rağmen zarif denebilecek hareketlerle yollarına devam ettiler, beni arkalarında soluksuz bırakarak ve parmaklarımı deklanşöre sabitleterek. 'Büyük Beş'in ilkiyle beklemediğim bir anda tanışmam bu etkiyi yaratmış olsa da bu tabii daha başlangıçtı. 2 gün sonra Serengeti'de gün boyu yüzlerce fil gördükten sonra bu durumu kanıksamış olacaktım.

İlk günün safarisinden sonra geceyi geçireceğimiz Ngorongoro Krateri'ndeki otele, bozuk yollardan geçerek 2 saatlik bir yolculukla vardığımızda, yorgun, tozlu ama mutluydum. Afrika'nın uçsuz bucaksız karanlığında otelin aşağısında uzanan 3 milyon yaşındaki Ngorongoro Krateri'nden gelen uğultulu sesler gecenin sessizliğinde tepelerde konumlanan otelin 6 numaralı odasına kadar ulaşıyordu. Gecenin gizeminde, doğanın yüceliğinde ancak odaya sığınırsak canlı kalabileceğimiz bir ortamda, insanın vahşi doğa karşısındaki acizliğini ve küçüklüğünü hissettim. Odaya hava karardıktan sonra girdiğim için camın arkası benim için sonsuz ve bilinmez bir karanlıktan ibaretti. Sabah olunca kalın perdeleri merakla sıyırdım. Güneş henüz doğuyordu ve krater kocaman bir alandı. Kapının sürgülerini kaldırdım, içeriye temiz hava doldu, hayranlıkla dev kratere baktım.



Ngorongoro Krateri'nde yaptığımız safari, Lake Manyara'dakinden farklı olarak daha fazla hayvan türü görmeme, gördükçe kendimi safarinin ruhuna ve doğanın muhteşemliğine kaptırmama sebep oluyordu. Günün en atraksiyonu bol anları, rehber-şoförümüz Harlequin'in söylediğine göre, muhtemelen 2 gün önce avlamış oldukları bir bufalonun sadece iskeleti kalmış olmasına rağmen hala başında oturup, kalan ufak tefek etleri de acıktıkça yiyen, karınları şiş aslanlardı. Zavallı bufalonun kalan parçalarına talip çoktu. çeşitli seslerle yaygara çıkararak yaklaşmaya çalışan sırtlanlar ve onların hemen çevresinde daha atik hareketlerle koşuşturarak uygun bir an yakalamaya çalışan çakallara aslanlar hiç taviz vermiyorlar, belli bir mesafeyi geçen bir sırtlan olduğunda aslanın ayağa kalkmasıyla sırtlanlar ve çakallar kaçışıyorlardı. Hayvanların kendi içindeki diyalogları ve dengesi hayranlık vericiydi.

Ngorongoro Krateri'nde yaptığımız safari sonrası yine yollara düştük. Akşama doğru Serengeti Milli Parkı'na varmıştık. Milli Park'ın içindeki otelimize vardığımızda otelin animasyon grubu meşhur yerel şarkıları olan 'Hakuna Matata'yı neşe içinde söyleyerek ve dans ederek bizi karşıladılar. 'Boşver, takma kafana..' anlamına gelen bu sözler Tanzanya'lıların hayat felsefesi gibi adeta. Yoksa bu fakirliğe, temiz suyun bile çoğu yerde bulunmadığı zorlu yaşam koşullarına başka nasıl dayanılabilir? Elime tutuşturulan bir kadeh şampanya ve aralarına katılarak yaptığım dans süresince gerçekten de bu insanlar için daha fazla ne yapılabilir dışında kafama ciddi anlamda takacak hiçbir şeyin olmadığını hissettim. Tanzanya bana iyi gelmişti.

Bu sıcak karşılama ve dans sonrası Massai'lerin renkli boncuklardan yapılmış yerel takısının bir minyatürü olan kolye şeklindeki oda anahtarımı aldım. Hava kararmak üzereydi. Resepsiyondaki görevli hava karardıktan sonra odamdan restorana gelirken veya odama giderken daima görevli çağırmamı aksi takdirde riskli olduğunu söyledi. üstelik bu bana kalırsa neredeyse göze alınabilecek bir riskti. Otelin çevresinde çit veya hayvanları engelleyebilecek hiçbir şey yoktu. Onlar bizim değil, biz onların doğal yaşam alanlarındaydık ve odama 'ranger' (silahlı korucu) eşliğinde gitmem gerekiyordu. Bunun üzerine korucu ve koruyucu ranger'la yine bir 'Şirinler Kulübe'si tadındaki odama giderken kapının hemen yanındaki ağacın yapraklarına uzanmış zürafayı görünce sevinçten çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Burası muhteşem bir yerdi. Sonrasında gece odama dönerken havuzun başındaki dev karaltının su içmekte olan bir bufalo olduğunu fark ettiğim, gece odanın dışından gelen seslerin muhtemelen bir file ait olduğunu düşündüğüm, restoranın hemen önünde zebraların çimenleri afiyetle yediğini gördüğüm anlarda da tepkilerim ve heyecanım hiç değişmedi. Serengeti'deki bu anlara doyamadım.



Sabah gün doğarken yaptığımız kahvaltı sonrası seyahatin son ve sanırım en etkileyici safarisi için bu güzel 'Şirinler Köyü' tarzındaki otelden ayrıldık. Serengeti'deki hayvan çeşitliliği, sabah saatlerinin huzurlu dinginliği içinde eşsiz bir deneyim yaşatıyordu. Nehrin içinde yanyana uyuyan yüzlerce hippopotam, zaman zaman karşımıza çıkan devekuşları, zarif adımlarıyla yürüyen zürafalar, karınlarını doyurmakla meşgul filler, ağaçta uyuklayan yalnız bir leopar, korkak antiloplar, öğle saatlerinde gölgede yavrularıyla birlikte serinleyen aslanlar, su içerken bile her an tedirgin zebralar ve aracımızı kovalayan bir bufalo sürüsü cüsselerine rağmen zihnimdeki en güzel imgeler arasında yerlerini almakta zorlanmadılar.

Safari sonrası uçsuz bucaksız tozlu yollar boyunca gördüğüm Massai köylerinden, yol kenarına kurulan pazarlardan, bomboş, tozlu yollarda sonsuza kadar yürüyecekmiş gibi görünen Massai'lerin turuncu giysilerinin bozkır tonlar üzerindeki kontrastından ve çocukların siyah, delici bakışları arasından geçerek uçak saatimize kadar dinleneceğimiz, ilk gece birkaç saat geçirdiğimiz otele geri döndük.

Otelde geceyi beklerken deneyimlediklerim ve gördüklerim karşısında sersemlemiş duygularımı çözmüş ve aslında dönmek istemediğimi fark etmiştim. Sanırım Afrika'nın kara büyüsüne kapılmıştım. Uçak saatine kadar bahçede oturup, Afrika'da gerçekten bir başka batan güneşi, dalların, ağaçların kararan gökyüzündeki siluetlerini, uzaklarda bir yerlerden kulağıma kadar ulaştığını hayal ettiğim hayvanların seslerini sonsuza kadar hatırlamak için iyice içime çektim. O kadar duygusallaşmıştım ki akşam olmasıyla birlikte sivrisineklerin ısırmasına bile kızmayacak hale gelmiştim.

Otelin gittikçe cılızlaşan ışıklarını arkamızda bırakıp, karanlık yola girince, Afrika'ya tekrar geleceğim günü beklemeye başlamıştım bile. üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, 'Hakuna Matata'yı neşe içinde söyleyen Tanzanyalı'ların sesinin beni geri çağıracağına emindim.