Nefis şaraplar, atmosferik sokaklarıyla Porto

 

PORTO
Pasteis de nata'nın kıtır milföy hamurunun ve enfes muhallebi kıvamındaki kremasının müthiş bir uyumla ağzımda dağıldığı, yanında sert bir espresso'yu yuvarladığım Porto sabahları, huzur dolu Douro nehri kıyısında sipariş verdiğim tatlı Porto şarabının muhteşem tadı, entelektüellerin buluşma noktası olan şehrin en eski ve ünlü cafesi Cafe Majestic'te yediğim tipik bir Portekiz tatlısı olan Rabanada, tadı damağımda kalan ve hatırladıkça kendini özleten ve uğurlarında Porto'ya bir daha gidebileceğim lezzetler...
İstanbul'dan Lizbon'a 5 saatlik bir uçuş ve 3 saatlik bir tren yolculuğunun ardından kavuştuğum Porto'yu, São Bento tren istasyonunun peronlarını arkamda bırakıp, şehrin ana meydanlarından birine çıktığımda ilk göz göze geldiğimiz an seveceğimi anladım.
Melankolik tonlardaki binalar, sanki bir yangın çıkmış ta, sonrasında bir daha boya yüzü görmemiş gibi solgun yüzleri ve neden olduğunu bilmediğim bir sebepten ötürü gururlu diyebileceğim gözleriyle şehre aralık ayında gelmiş bu yabancıyı usulca izlediler.



Şehrin Ribeira bölgesindeki kalacağım eve doğru daracık sokaklardan yokuş aşağı bavulumu çekiştirerek yürürken adres sorduğum Portolular gayet cana yakınlar. Ev, Douro nehrinin kıyısında. Turistik olmayan bir sezonda geldiğimden sessiz ve huzurlu anlar vadediyor. Nehre bakan büyük camlar, solgun kış güneşini içeriye cömertçe alıp, beyaz ağırlıklı döşenmiş daireyi ferahlatıyor. Masanın üzerinde şık bir tepsinin içinde yanında iki küçük kadeh eşliğinde, zarif bir karafta sunulan Porto şarabının ikram olarak beni bekliyor olması, keyfimi dörde katlamakta.

Şarabın aromasına ve önümde sessiz sakin uzanan nehrin görüntüsüne kapılıp günü kaçıracağım endişesiyle bir süre sonra kendimi dışarıya atıyorum. Aralık ayı olmasına rağmen yumuşak sayılabilecek bir hava. Evden çıktıktan sonra, nehir kenarında ilk gördüğüm restorana oturup, Portekiz usulü bir balık yemeği ve şarap siparişi veriyorum.

Güneşin solgun ışıklar gönderdiği bu kış gününde bile her şey olanca canlılığında. Kapının önünde laflayan kadınlar, hemen yanlarına konup laf dinleyen martılar, aniden kahkaha patlatan garson kız, nehrin üzerindeki köprüden geçen trenin uzaktan gelen sesi... İçtiğim şarapların mahmurluğundan kurtulup şehri keşfetmeye başlamalıyım, yoksa sonsuza kadar bu masada kalabilirim.



Hesabı ödeyip, varışta beni karşılayan tren istasyonuna daracık ve dik sokaklardan yürüyorum. İstasyonun içindeki azulejos adı verilen ve Portekiz tarihini anlatan kesitler sunan 20,000 muhteşem mavi-beyaz çiniyi şehirle bir an önce göz göze gelme telaşımdan inceleyememiştim. Onlara tadını çıkararak hayran hayran bakmaya tekrar istasyona uğruyorum.

Tren istasyonundan çıkıp, şehrin yokuşu bol caddelerinde bir aşağı bir yukarı yürümeye başlıyorum. Solgun ve geçmiş zamanda bir yerde kalmış hissi veren binalar hava kararmaya başladıkça yılbaşı öncesi olması itibariyle Noel ışıklarının renkleriyle canlanıyor. İş çıkışı saatleri yaklaştıkça sokaklardaki hareket artıyor, herkes Noel öncesi hediye alma telaşında. Pastaneler kalabalık. Şehrin en eski ve ünlü kafesi Majestic Cafe'de kahve içilmeden dönülen bir Porto seyahati tamamlanmış sayılmaz. İçeri girdiğimde şık garsonlar ve piyano sesi, kafenin geçmiş yıllardan süregelen entelektüel ruhunu yaşatmaya devam ediyor.
Kafe kalabalık, yan masada hararetle sohbet eden beş Porto'lu kadın oturuyor ve enfes gözüken bir tatlı eşliğinde kahvelerini içiyorlar. İşini zevkle yapan sempatik garsona bana da aynısından getirmesini rica ediyorum. Doğru seçim. Tipik bir Portekiz tatlısı olan ve lezzetiyle beni mest eden Rabanada ile böylece tanışıyorum. Muhtemelen burası, bu tatlıyı hakkını vererek yapan yerlerden biri. Yorgunluğumu alan atmosfer, piyano sesi, canlı kalabalık, lezzetli tatlı ve kahve... Majestic Cafe'de geçirdiğim bu aralık akşamı, sanırım unutamayacağım anlar arasında yerini aldı.



Kafeden çıktığımda akşam karanlığını sis gibi kaplayan kestane arabalarından çıkan duman sokakları sarmış. Dik yokuşlu caddelerden usul usul tramvay geçiyor, yılbaşı ışıkları her yerden göz kırpıyor ve hareketli kalabalık akşam saatlerini hızla yaşıyor. Aklımda dünyanın en güzel kitapçısı ünvanını taşıyan Lello'yu görmek var. Kapısından içeri girdiğimde tek istediğim fotoğraf çekebilmek ancak ne yazık ki yasak olduğunu belirten tabelalarla bu pek mümkün görünmüyor. Zarif ahşap oymalara sahip tırabzanlarına dokunarak spiral şeklinde kıvrılan simetrik merdivenlerle üst kata çıkıyorum. Bir süre Porto ile ilgili kitaplara göz atarak ve kasadaki yaşını bir hayli almış ve nazik beyefendinin uzun uzun kitap alanlara bir şeyler açıklamasını izleyerek zaman geçiriyorum. Çekemediğim fotoğrafı aklıma kazımak ister gibi.
Akşam kalabalığı seyrekleşip, yerini sakinleşen sokaklara bırakmaya başlarken, kaldığım eve dönüyorum. Köprünün ve şehrin ışıkları durgun nehre yansıyor. Bir banka oturup uzun uzun önümde neredeyse hareketsiz duran nehri izliyorum.



Ertesi güne günün her saatinde ve her fırsatta yemekten zevk aldığım Portekiz'in meşhur tatlısı pasteis de nata ile başlıyorum. Douro nehrinde sakin ilerleyen Porto'ya özgü teknelerin içinde tekne gezisi yapmak bugünün kahvaltı sonrası planları arasında. Bir zamanlar şarap fıçılarını taşıma amacıyla kullanılan ve artık turistik bir atraksiyon olan rabelo'larla nehir turu, şehri birbirine bağlayan köprüleri ve Ribeira bölgesinin farklı renklerde çinilerle kaplı zarif bina yüzlerini nehirden görmek ve dingin nehrin tadını çıkarmak için ideal. Tekneden indikten sonra, şehrin diğer tarafında yer alan Vila Nova de Gaia tarafına yaya trafiğine de açık olan köprüden yürüyerek ulaştığım an ise, Porto şaraplarının üretildiği ve şarap tadımı yapma olanağı sağlayan şarap butikleri ile bir defa daha mest oluyorum. Crost, Taylor's, Sandeman gibi üreticiler bölgedeki önemli şarap üreticileri. Mahzenler ve şık şarap butikleri arasında birkaç saat geçiriyorum. İçtiğim her şarap bugüne kadar tattıklarımdan farklı. Porto'ya özgü kırmızı şarabın tadı bambaşka, bildiğimiz kırmızı şarapların buruk tadının aksine, tatlı bir şarap. Bugüne kadar hiç duymadığım ve tanıştığıma memnun olduğum 'yeşil şarap' (vinho verde).
Şarap tadımlarının ardından akşamın yavaş yavaş indiği saatlerde nehir kenarındaki banklardan birine oturup şehirle vedalaşma zamanının geldiğini anlıyorum. Ertesi sabah ilk trenle Lizbon'a oradan da İstanbul'a dönüş yolculuğum başlayacak. Aklımda; şehrin inişli çıkışlı caddeleri, neredeyse her balkondan sarkan çamaşırlar, gözlere şenlik çini kaplamalı binalar, muhteşem aromalı şaraplar, tadına doyamadığım tatlılar, nehrin huzurlu atmosferi, yaşanmışlık kokan binalar ve söyleyecek sözleri bol martılar...